Fıkırtılar ve kıkırtılarla bayram tatili başlarken

Bayram tatilleri için yazılmış yazılardan bir derleme yapılsa ve kazara okuyan birkaç yüz kişi de bulunsa; onlar, karmaşık Türkiye güveçinin tarifnamesini sezmeye başlamış olabilirlerdi.

Özellikle bizden önceki kuşağın yazarları, hemen her ramazanda ve her bayramda, eski ramazanlarla, eski bayramları yazarlardı.
Bendeniz de çocukluğumun ramazanlarıyla, bayramlarını; -diyalektik değerlendirmelerdeki tekrara benzemeyen- anılara dayalı bir tekrar kolaycılığına sığınmamaya çalışarak, epey yazdım.

Sanırım anısal yazılarda, bazen anlatım biçimi, yani “üslup”; içeriğe ağır basar…
Diyelim eski bayramlarda, anne-babalarıyla aile büyüklerini ziyarete gelmiş küçük çocuklara bayram harçlıklarıyla, birer de mendil verildiğini anlatıyorsun.
Anlatıyorsun da, nasıl anlatıyorsun?

Türkiye’nin fıkırtılı, kıkırtılı bir ülke olmasının baş nedenlerinden biri; “yazı üslubu”ndaki Türkçe kuyumculuğunun, algılama dışı bir boşluğa yuvarlanmışlığı…
1926′da Yakup Kadri de, aynı boşluktan şöyle yakınıyordu:
“Çağdaş Fransız şairlerinden biri de kendisi için: ‘Ben suya taş atan adamım’ diyor; buradaki sudan maksat kamunun ruhu değil midir? Şair bir havuz kenarında eğlenen bir çocuk gibi, bu suya taşlar atıyor ve her taş kendi ağırlığı ve büyüklüğüne göre birtakım halkalar açarak ve sesler çıkararak suyun dibine batıyor.
Ey Türk şairi! Senin taş attığın yer ise, hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluktur”

21′inci yüzyılın 6′ncı yılındaki Şeker Bayramı arifesinde; ne çarşı pazarda bayram alışverişine çıkmışların, ne tatili geçirmek için yollara düşmüşlerin ilgileneceği bir konu, Yakup Kadri’nin de vaktiyle yakındığı “boşluk”…

Gündemde olan konu, Başbakan Tayyip Bey’i, içinde kilitli kaldığı resmi arabadan kurtaran ve kutsallaştırılan balyoz konusu…
E-posta devreye girmeseydi de, mektuplara yapıştırılan posta pulu dönemi sürseydi; herhalde vaktiyle Erzincan depremi için çıkarılan özel pullar gibi, Tayyip Bey’in resmi arabadan nasıl kurtarıldığını simgeleyen balyozlu bir pul da çıkarılabilirdi.

Ateş üstündeki politika kazanında sürüp giden fıkırtılar yanında; kıkırtılı gülüşmeler de yaygınlaşmakta ve daha da yaygınlaşacağa benzemekte…
Çünkü efendim, 80 yıllık bir dönemin üstüne örtülen, “vatan, millet, Sakarya” tipi hamasi bir çarşaf; orasından burasından yırtılıp durmakta ve altından Türklerin, “yaşam kalitesi” açısından, evrensel bir sıralamada 95′inci basamakta bulunduğu ortaya çıkmakta…

Türkiye’nin jeopolitik durumu… Ya peki, Türklerin “yaşam kalitesi”?
Vatanı deli divane gibi sevme yarışlarının füzelendiği herhangi bir TV yayınında; son 80 yılda resmi araba alımlarıyla bakımlarına kaç yüz milyar dolar ödenmiş olduğuyla; aynı dönemde itfaiye örgütüne ne harcanmış olduğunun bir kıyaslamasına rastlamak mümkün müdür?

Neden mümkün değildir?
Hazine’den geçinenlerin üst kesimi yıpratılmamalı efendim. Vatanı, milleti, devleti en çok sevenler ve başkalarını az sevmekle suçlayanlar onlar çünkü…

Politik fıkırtılar yanında, yaygınlaşmaya başlayan kıkırdamalardan da pay almak isteyenler; “Türk’e Türkten başka dost yok” sloganıyla nelerin gizlenmiş olduğunu ve karmaşık Türkiye güvecinin tarifnamesini başlayabilirler merak etmeye…

Tayyip Bey’in, balyozla resmi arabadan kurtarılması sırasında; kendisini seven sarıklı hocalardan bir grup da, araba camına balyoz indiren görevlilerin moralini yükseltmek için, hep bir ağızdan Onuncu Yıl Marşı’nı söylese fena mı olurdu:
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!

İçlerindeki liderlik tohumlarını yeşertmeye çalışan ve bir hayli kavgacı görünen genç hamasetçiler de; kazara evlerini sel suları basarsa, çıplak ayakları ve paçaları sıvanmış pantolonlarıyla, elde süpürge suları temizlemeye çalışırken, zımba gibi manzumeler okuyabilirler:
Türk’ün güneşleriyle dünya ufku ağardı
Türk olmasa tarihe yazılacak ne vardı…

Bayram arifesinde hepimizin hakkı biraz eğlenmek de…

Çetin Altan tarafından yazılan bu makale, 21 Ekim 2006 Cumartesi günü yayınlanan Milliyet Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Leave a Reply