Archive for July, 2007

Bilinçsiz Habercilik

Saturday, July 21st, 2007

Konu zaten aşikar olmakla birlikte son zamanlarda okuyupta eleştiremeden duramadığım ünlü bir haber sitesinde yer alan bir haberi belirtmek istiyorum sizlere.

Özellikle Pardus gibi bir Türk açık kaynak kodlu bir işletim sisteminin yaygınlaşmasından sonra açık kaynak kod ve Gnu/Linux terimlerini çoğu bilgisayar kullanıcısının bir şekilde duyduğu bu devirde, NtvMsnbc haber sitesinde yayınlanan bir haberdeki başlığı görünce şok oldum;

‘Kürtçe İşletim Sistemi “Ubuntu” Hazır‘

Haberi yayınlayan editörün Ubuntu dağıtımlarından haberi olmaması ilginç, olmasa dahi “nedir bu Ubuntu, bir araştırmalıyım” anlayışından uzak, belkide abartıla abartıla haber yapması daha ilginç.

Haberi gecenin bir yarısı ilk görenlerden olduğumdan, yorum yazıp bazı bağlantılar vererek ve açıklayarak bildirimde bulundum. Fakat yayınlanmadı, ertesi gün sadece başlıktan “Ubuntu” kelimesi silinerek “Kürtçe Linux Hazır” haline getirildi.

Bunun arkasında başka amaçlar olabilir, fakat şuan için en azından bu ortamda bu beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren şuan için bu haberi internette yayınlayanların haber ettiği işletim sistemi kavramından ne kadar uzak olduğunu göstermektir.

Son olarak şunu eklemek istiyorum, eğer hala Ubuntu dağıtımı hakkında daha fazla bilgiye ihtiyacı olduğunu düşünen varsa ubuntu.com adresini ziyaret edebilirler. Ubuntu bir süredir kullanıcılar tarafından çok ilgi gören, debian tabanlı bir Gnu/Linux açık kaynak işletim sistemi dağıtımıdır. Yukarıda anlatıldığı üzerine Kürtçeye çevirilebileceği gibi sistem üzerinde açık kaynak kodlu olmasından ötürü istenilen özellik linux çekirdeğine eklenerek kişisel yada kurumsal işletim sistemi kurulabilmektedir. Özgürlüğüde (free) zaten buradan kaynaklanmaktadır.

Ubuntu’nun gerek grafik arayüz olarak gerekse içindeki bileşenleri oalrak farklılık gösteren Kubuntu, Xubuntu, Edubuntu, Fluxbuntu şeklinde verisyonları mevcuttur. Sur Belediye Başkanı Demirbaş üretilen kürtçe versiyonunun ismi neden kamuoyuna “ubuntu” olarak tanıttı? Ya da bir ismi varda görevini yerine getiremeyen yazarlar yüzünden biz mi bilmiyoruz?
Konu ile ilgili bir haberede fazlamesai.net adresinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca savcılık, ilk Kürtçe işletim sistemi hakkında dava açmış.

Zamanın Daha Kısa Tarihi

Saturday, July 21st, 2007

“Evren hakkında ne biliyoruz? Bunu nasıl biliyoruz? Evren nereden geliyor ve nereye gidiyor? Zamanın Kısa Tarihi’nin özünü oluşturan bu sorular bu kitabında odağında…”

Stephan Hawking’in yazmış olduğu, “Zamanın Kısa Tarihi” isimli dünyanın en çok satanlar listesine girmiş ilk kitabının özünü koruyarak daha rahat anlaşılır, teknik terimlerin daha az kullanıldığı ve sayfa sayısının düşürüldüğü bir kitap “Zamanın Daha Kısa Tarihi” (orjinal adıyla A Briefer History of Time). 1988 yılında yayınlanan ilk kitap tüm dünyada 10 milyondan fazla satarak bir ilki gerçekleştirmiş ve bir fizik kitabını “bestseller” listesine sokmuştu. Bu başarıdan sonra gelen talepler Hawking’i, Leonard Mlodinow ile birlikte Zamanın Daha Kısa Tarihi’ni yazmasını sağlamış.

Kitabı elinize aldığınızda gerçekten çok ince bir kitap olduğunu göreceksiniz. Fakat içindeki bilgiler neredeyse birkaç ansiklopedi karıştırmışcasına yoğun. İlk olarak Evren’i tanıtmakla işe başlıyor Hawking aslında kendisininde dediği gibi Evren’i anlayabilmek bir insan için çok zor. Daha sonra bilimsel kurama değinip, zaman ve evren üzerine; görelelik, zaman eğrisi, kuvantum fiziği, paralel evrenler, kara delikler ve daha birçok şey üzerine akıcı bir anlatım, eğlenceli örnekler ve çarpıcı resimlerle kitabı tamamlıyor. Bunu yaparken birçok bilim adamından ve tarihsel olaylardan örnek veriyor. Kitabın en sonuna da Albert Einstein, Galileo Galilei ve Isaac Newton hakkında kısaca bilgiler veriyor. Kitabın kalın olmaması ve içeriğinin çok çarpıcı olması bir nefeste kitabı bitirmenizi sağlıyor.

“… Ayrıca, yeni kuramsal ve gözlemsel sonuçları ekleyerek kitabı güncelleme fırsatı bulmuş olduk. Zamanın Daha Kısa Tarihi, fizik kuvvetlerini birleştiren eksiksiz bir kuramın bulunmasıyla ilgili son gelişmeleri ve fizik kuramlarının birliğine işaret eden görünürde farklı kuramların benzerliklerini ya da ‘ikiliğini’ anlatıyor.

(…)

Kırk yıl kadar önce Richard Feynman, ‘Hâla keşifler yapılan bir çağda yaşadığımız için şanslıyız. Tıpkı Amerika’nın keşfi gibi; bir kereden fazla keşfedilemez. Çağımız, doğanın temel yasalarının keşfedildiği çağdır’ demişti. Bugün, evrenin doğasını anlamaya her zamankinden daha yakınız. Bu kitabı yazma amacımızi bu keşiflerin ve sonuçta ortaya konan yeni gerçeklik tablosunun heyecanını paylaşmaktır.”

Sonuç olarak Zamanın Daha Kısa Tarihi, bir bilim kitabı olarak okunması gereken kitaplardan biri. Bilimle fazla ilgilenmiyorsanız bile bu kitabın yalın anlatımı sizi kendine çekecektir.

Öss’ye Gerek Yoktur !!!

Saturday, July 21st, 2007

Öss’ye Gerek Yoktur !!!
Öss nedir ki?

Altı üstü bir sınav, hayat Össden ibaretmidir ki bizler öss gibi bir sınavı geçemedikçe bir meslek sahibi olamıyoruz ve geleceğimizi öss gibi bir engeli aşacağımızın planları ile kuruyoruz, zaman yaklaşıyor öss ye 1 ay kaldı ve burdan herkese, her öğrenciye, her veliye, her duyarlı T.C. vatandaşına sesleniyorum !!!

“Öss’ye Gerek Yoktur !!!”

Neden mi?

Çünkü öss (öğrenci seçme sınavı ) gibi bir sistem en baştan yalnıştır, öss mi bizi seçiyor bizmi öss’yi (mesleğimizi-geleceğimizi) ben istediğim bölümde okumak istiyorum sevdiğim mesleği yapmak istiyorum, insan olmanın verdiği özgürlük hakkımla hayatımı özgürce sürdürmek istiyorum, eğer demorasi diye bişeyler var ise bu sistem değiştirilmelidir, çünkü özgürlük hakkımız çiğnenmektedir, Eğitim anlayışını bir at yarışı olarak düşünmek ve bu atları Dershaneler ile yetiştirip daha hızlı koşmalarını sağlamak için velilerin milyarlarca para vermeleri özgürlük değildir.

Ülkede 1000′lerce profesör var, ülkede 100′lerce bilim adamı var; memleketin geleceğini siyasetçiler getirecekse istemiyorum böyle siyaset istemiyorum böyle eğitim.
Bende Öss mağdurlarından birisiyim, Yıllarca okudum, ilkokulu, ortaokulu, liseyi; hiç sınıfta kalmadım, ama buna rağmen öss yi kazanamadım. Bunun ne kadar büyük bir hayal kırıklığı olduğunu biliyorlarmı Bakanlar, bunun ne kadar büyük bir bunalım olduğunu biliyorlar mı YÖK yöneticileri ?

Sistem şu sıralar öyle bir hal aldıki Dershaneye gitmek zorunlu hale geldi, resmi olarak değil ama gayriresmi olarak herkes çocuğunu öss’yi kazanması için dershaneye göndermesi gerektiğini düşünüyor (bir dershane öğrenci başına yaklaşık 1000 ytl alıyor her yıl ortalama 1,5 milyon öğrencinin öss’ye girdiğini biliyoruz minimum yarısı dershaneye gönderiliyor olsa çarpın bakalım 750.000 ile 1000 ytl’yi) sistem velilerin, ailelerin sırtına vergiler yetmiyormuş gibi birde böyle bir yük bindiriliyor.(ne büyük tesadüf, ne büyük bir çağdışılık, çağdaş medeniyetler anlayışınız, çağdaş eğitim anlayışınız bu mu? )

Senelerdir konuşulur tartışılır, senelerdir ne olacak bu öss ? diye sorular sorulur. Soru sormak ile haber kanallarına bu konuları taşımak ile gündemi bu kelimeler ile meşgul etmekle hiçbir sorun çözülmez ve hiç bir hak konuşularak alınmaz.

Tarih tekerrür edecek ise hiç sakince olmayacağı aşikar.

“ bütün tershanelerine girilmiş, bütün ordular dağıtılmış ve memleketin her köşesi tamamen işgal edilmiş olabilir.bütün bu durumdan daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. ”

Öyleyse biz ne yapacağız, öss gibi bir engelden nasıl kurtulacağız ?

Bir bildiğimiz varda yazdık;

Ben T.C. vatandaşı olarak ve demokrasi ile yönetilen bir ülkede düşüncelerim ile geleceğimi şekilendirmek istiyorum ve bunun önüne öss’nin geçmesini istemiyorum, üniversite okumak için ne dershanelere para vermek, ne bir sınava girmek istiyorum, eğerki yeterliliğim ölçülecek ise bu araştırmacı, meraklı ve düşünsel yönlerimi açığa çıkartacak bilimsel yöntemler ile olmalı. Ne olduğunu anlayamadığım, sorgulayamadığım, sorulan soruların daha sonra hayatımda kullanamadığım saçma sapan bir sınava girmek istemiyorum.

Ben huzurlu bir hayat istiyorum, kimsenin kimseyi sömürmediği, eşit bir düzenin kurulduğu bir hayat, doğan bir çocuğun sütünün bedavaya alındığı bir düzen, ücretsiz eğitim alabildiğim bir sistem; mevcut sistem ile istediğim şeyler gerçekleştirilebilecekse ne mutlu ama gerçekleştirilemeyecekse oturup düşünmenin zamanı gelmiştir.

Öyle ya;

” Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcut”

Düşünmeye başlayın hatta harekete geçin.

Dünyayı Kurtaran İcat

Saturday, July 21st, 2007

Dünyayı Kurtaran Adam’ı izlemeyeniniz yoktur sanırım. Cüneyt Arkın başka bir gezegende Dünya dışı varlıklarla savaşarak gezegenimizi kurtarır. Aslında bu film çekilirken gayet ciddi bir şekilde, Superman gibi filmler örnek alınarak çekilmişti. Fakat sonuç bir bilim-kurgu değil komedi filmi olmuştu. Bunun nedenlerini başka bir yazıda eleştirebiliriz benim eleştireceğim konu ise bu örneğe benzemekle birlikte son bir kaç gündür gündemi meşgul eden bir Türk icadı, “Erke Dönengeci”.

Erke Şirketi 21 Kasım 2006 tarihinde bir basın toplantısı düzenledi ve Dünya’yı değiştirebilecek bir icat yaptıklarını açıkladı. Basın açıklamasının tamamına şu adresten ulaşabilirsiniz.

Bu alet maddenin atalet (eylemsizlik) özelliğini kullanarak bedava enerji üretiyormuş. Öncelikle söylemeliyim ki bilimde kesin doğru yoktur, kanunlar dahil herşey değişebilir. Bu açıklama ise şimdiye kadar kabul görmüş bir çok fizik kuralına ters düşmekte, başta termodinamik kanunları olmak üzere.

En başta verim pratikte %100 olamaz çünkü sürtünmesiz ortam yoktur. Bu yüzden bedava enerji fikri biraz uçuktur. Bundan ötesi termodinamiğin ilk iki kanuna baktığımızda enerjinin yoktan var edilmesi veya eylemsizlikten enerji elde edilmesi taban tabana zıttır. Başta da dediğim gibi bunların hiçbiri kesin değildir. E peki kesin değilse sorun ne ?

Sorun şu, bu icada bilimsel açıdan bakmayalım. Birileri bir basın toplantısı düzenleyerek bir icat yaptığını söylüyor. Yaptığı şeye bakarsak gerçekten de doğru olması durumunda çok şeyi değiştirebilir. Fakat sunumda bir gariplikler var ! Bir makine yapıldığı söyleniyor açıklamanın yarısı “gaz” niteliğinde. Türk tarihi ile başlanıyor, Türkiye’yi bilimde ileri götüreceğiz ile bitiyor. İyi hoşta arada biraz buluşunuzu anlatsaydınız ! Aslında o da geçiyor konuşmada bir cümle ile ”bedavaya enerji üreteceğiz” deniyor.

İşin başka bir yönü ise bu denli büyük bir buluş yapılıyor ama Türkiye’den başka hiçbir yerde geçmiyor. Hiç mi yabancı bir devlet kalkıp “Ya adamlar bedava enerji bulmuşlar bakalım neymiş” demez.

Sonuç olarak ortada sadece ismi geçen bir icat, bol bol milliyetçi sözler ve medya gazıyla kafası karışmış insanlar var. Bugün okuduğum haberlere göre, işin daha da ilginç bir boyut kazandığını gösteriyor. “Erke Dönengeci”miz mucitleri tarafından paylaşılamıyormuş. Nasılsa bedava sınırsız enerjimiz var neden paylaşamıyorsunuz ki (!)

İşkence Sineması

Saturday, July 21st, 2007

Son birkaç yıldır dünya sinemasında korku filmleri boyut değiştirmeye başladı. Eskisi gibi kapının arkasındaki canavar kimseyi korkutmuyordu. Yapımcılar ise başka bir şey denedi ve bu işe yaradı. Ben buna “İşkence Sineması” diyorum. Bu ismi nerden buldun diye sorarsanız cevabı çok basit, İşkence Sineması insanları korkutmuyor, acı çeken insanları seyrettiriyor.

Bu türün en iyi örnekleri Hostel (Otel) ve Saw (Testere) diyebiliriz. Aslına bakarsanız Testere serisinin ilk filmi gerçekten orjinal bir yapımdı, içerisinde gene İşkence Sineması’na girebilecek şiddet sahneleri vardı fakat bu filmin önüne geçmiyordu. Çok tutan bu filme Hollywood el attı ve devam filmlerinde artık izleyiciye film değil işkence sahneleri izlettirilmeye başlandı. Konu olarakta son 5 dakikada çözülen bir bulmaca koyup adına film dediler.

Otel filmine gelirsek aslında Tarantino’nun olduğu filmlerde şiddet normal birşey. Bir çeşit Tarantino’nun imzası gibi birşey fakat Tarantino’nun yanına Dehşetin Gözleri filminin senaristi Eli Roth verilince ortaya gene bir İşkence Sineması başyapıtı çıkmış. Testere’ye nazaran herhangi bir kurguya da sahip olmayan film tamamen “nasıl bir insana en fazla işkence yapabiliriz ?” sorusuna cevap aramış.

Peki bu filmler neden eskiden yoktu ? Aslına bakarsanız bu kadar olmasada benzer filmler hep vardı. Aradaki fark bu filmler hiçbir zaman şimdiki kadar popüler olmamıştı. Bana göre sorun toplumun değişen yapısından kaynaklanıyor. Günümüzdeki savaşlar, her yerde baş gösteren şiddet, sürekli artan dünya nüfusu ve benzer nedenler sadist toplumlar oluşturmakta. Bunu gören yapımcılar ise bu insanlara görmek istediklerini sinema salonlarında veriyor. Ne Testere’de ne de Otel filminde herhangi bir gerilim veya korku öğesi yok. Tek verilen şey acı çeken insanlar.

Testere 3′ün ilk birkaç günlük gişe hasılatını duyan yapımcılar hemen dördüncü filmin sinyalini vermişler. Artık dördüncü filme gidip ayak parmakları kerpetenle çekilen insanları izleriz.

Dolandırıcılık yarışmaları türedi

Saturday, July 21st, 2007

Son zamanlarda televizyon kanallarından, özellikle de uydu kanallarında baş gösteren bir yarışma çeşidi.

Bir çoğumuz boş zamanlarımızda denk gelipte bakmışızdır bu yarışmalara ve içimizden şu kolay soruyu bilen kimse çıkmıyor mu diye sormuşuzdur.

Ortalama 1 saat yayın yapılan bu yarışmalarda sunucu, ekrana konan oldukça basit bir soruya verilen doğru yanıt karşılığında oldukça iyi bir para ödülü vaad ediyor. Ancak soruya cevap verebilme hakkı kazanmanın yolu ekranda verilen telefon numarasını arayarak sorulan soruya en kısa zamanda cevap vermek.

Soruyu cevaplayıp parayı kazanan kişilere parası gerçekten ödeniyormudur acaba?? Yayın boyunca ekranın alt yada üst kısmında küçük yazılar eşiliğinde herşeyin noter onayıyla ya da noter huzurunda yapıldığı yazar. Ama hangi Noter tarafından? Bu tür yarışmalar noterin ismini net biçimde belirtmek zorunludur bunu biliyormuydunuz?

İş bu durumda iken, bir de çarkın işleyişine gözatalım. Bu konuda Yavuz SEMERCİ’nin Vatan Gazetesi’nde yayınlanmış makalesi güzel bir örnek….

Yavuz Semerci’nin köşe yazısı

3 harfli bir hayvan ismi

Gündüz vakti. Can sıkıntısından kanal kanal dolaşıyorum. Cine5’in “yarış-kazan” adlı sözde yarışma programına takılıyorum. Ekranda bir tahta ve bir genç kız görünüyor.

Yarışma basit.

Tahtada ilk harfi gözüken, son harfleri ise ödül miktarını gösteren kartonla kapatılmış bir isim var. Bu ismi doğru tahmin eden ödülü kapacak!

O an A ile başlayan bir hayvan ismi aranıyor. İlk 10 dakikada 3 kişi arıyor. Atmaca, aygır gibi yanlış tahminlerde bulunuyorlar. (Arayanların izleyici olduğundan bile emin değilim.)

Sunucu ipucu veriyor. İkinci harfi Y…

Biraz izlediğinizde bunun bir yarışma değil, dolandırıcılık olduğunu anlıyorsunuz.

Neredeyse 45 dakika boyunca AY yazan, 3 harfli, bal yiyen, kışın ininde uyuyan, Barış Manço’nun bir şarkısına ismini veren bu hayvanın son harfini bilen çıkmıyor!

Sunucu ipucu vermeye devam ediyor; “Hani köprüden geçerken, A’ya dayı diyeceksiniz… İşte o A’nın ismi neydi? Bildiyseniz hemen beni arayın.”

Ekranın sol alt köşesinde bir numara var. Sağ alt köşesinde ise akan bir bantta Telsim hatlarından yapılan aramaların 5 YTL, diğer GSM şirketlerinden yapılacak aramaların ise 12 SMS veya 24 kontör bedelinde olduğu yazıyor.

Kız bağıra çağıra davet mektubu yolluyor okuyucuya! Aynı “bul karoyu al parayı” diye köprü üzerinde insanların dikkatini çekmeyen çalışan çığırtkanlar gibi…

Neler demiyor ki:

“Neredesiniz. Hadi arayın. Yapacağınız çok basit. Bu keyifli ödülü kazanmak için cep telefonunuzdan bizi arayacak ve hemen bağlanacaksınız. Galiba bizi seyretmiyorlar. 300 YTL gidiyor. Parmaklarınızı hızlandırın. Vakit kaybetmeyin. Çabuk olun.”

Sunucu kızımız, özenle izleyicide kendisini henüz hiç kimsenin aramadığı hemen arayanın 300 YTL’yi kazanacağı algısını yaratmaya çalışıyor.

Aynı dakikalarda arayan binlerce kişiyi büyük bir tuzak bekliyor.

Sunucunun sürdürdüğü tiyatronun 35’inci dakikasında ekranda gözüken numarayı aradım. Karşılaştığım manzarayı anlatayım:

İlk arama: (Telefonunuzu sesli yanıt sistemi karşılıyor) “Tebrikler. Yarışmaya katılmayı hak kazandınız. Programa bağlanmak için basit bir soruyu yanıtlamanız lazım.” Ne sorduğu anlaşılmıyor ama galiba 52 ile 48’in toplamını soruyor. Yanılmışım. “Doğru yanıt veremediniz.” Mekanik ses, beni tekrar aramaya davet ediyor… (Gitti 5 YTL!)

İkinci arama: (Bu kez soru sorulmuyor) “Kusura bakmayın. Soru kısmını kaçırdınız. Tekrar deneyin.” (Gitti mi bir 5 YTL daha.)

Yani programa bağlanmanız mümkün değil. Aynı dakikalarda genç sunucu “Neredesiniz. Neden aramıyorsunuz!” çığırtkanlığına devam ediyor. Tahtaya da ayı resmi yapmış, “Tanımadınız mı.

Tanıdıysanız, hemen arayın. İlk arayan kazanıyor” saçmalığına devam ediyor.

Kendisi de biliyor ki kimse o, programı bitirmeye karar vermeden stüdyoya ulaşamayacak… Önemli olan hasılatı artırmak…

Öğreniyorum ki pek çok kanalda “Sülün Osman yöntemlerini anımsatan bu tip dolandırıcılık kokan” yarışma programları yayınlanıyor…

Kimler, ne kadar para topluyor? RTÜK neden ses çıkarmıyor?

İzleri takip etmeye başladım.

Kaynak: Vatan Gazetesi

ysemerci@gazetevatan.com

Sayın SEMERCi de herşeyi çok net anlatmış. İş bu durumda iken kimler buna neden göz yumuyor olabilir. Başta bunları engellemesi gereken kurum RTÜK nerede?

Güzel ve Dahi

Saturday, July 21st, 2007

Yüzlerinde abartili makyajlari, üstlerinde dekoltenin adini lekeleyen kiyafetleri ve lakayt, gevsek ve sakiz kivamindaki üsluplariyla “güzel”lerimiz… Egitimli, ülkenin önemli sektörleri için gelecek vaat eden, ancak henüz is bulamamis yeni mezun ya da is arayan “dahi”lerimiz..

Bir araya gelis sebepleri birbirlerine “biseyler” ögretmek. Güzellerimiz; egitimleri sirasinda yeterince sosyallesemeyen, kendini ifade etme güçlügü çeken, medyaya malzeme olamayan ve tv kültürü edinemedikleri için medyayi besleyemeyen dahilerimize isin inceliklerini ögretirken, dahilerimiz; güzel ancak ülkenin geçmisi ve bugünü ile dünyada olup biten gelismeler hakkinda yeterince bilgi sahibi olamayan, sorgulayamayan, bilimsel bilgiye muhtaç güzellerimize ellerinden ne gelirse ögretecekler.

Es seçiyorlar. Güzeller en yakisikliyi seçerken, erkekler biseyler ögretebilecekleri birilerini seçiyor. cazibe bugüne kadar pek umurlarinda olmamis demek ki, zaten bu programdalar.

Türkiye’nin gelecegi için dahiler ile güzelleri eslemek gerektigine inanan medya patronlari reytingleri tavana vurdurmak için mi, 90 iq’lu insan neslini mutlu etmek için mi, öyle bir sahneyi her yerde göremeyecekleri için doya doya izlemek için mi, yoksa sorulari dogru cevaplayamadiklari için güzelleri cezalandirmak için mi bilinmez, dogru cevap veremeyen güzelleri masanin üstünde oynatiyor.

Bilinemeyen cevaplar mi? Clinton fotografina bakip önce Bush, ardindan Clinton Bush demek.. Özal’in bu ülkedeki yeri, görevi, icraatlari hakkinda Cumhurbaskanligi disinda cevap verememek.. Fazil Say’i bilmek için Hande Ataizi adini duymayi beklemek… Hincal Uluç’un geçenlerde boga güreslerini izlemeye gittigini, puro içtigini ve Ece Gürsel’le adinin anildigini bilirken her alanda top kosturan, ülkenin soysetik enttellektüel çapkin çok bilmis köse yazari oldugunu bilmemek…

Devam edecektir. Lakin, etrafini çevreleyen insanlarin bakislari altinda, stüdyonun ortasinda, masanin üstünde dans etmeye çalisan güzel’i izlerken bu rezillige daha fazla dayanamayacagimi anladim ben.

Kaynak : http://www.elestirel.com

Emme Fetvası

Saturday, July 21st, 2007

Emme Fetvası

BBC kanalının verdiği bir haber, beni bir hayli düşündürdü.

Haber şöyle; Mısır’ın başkenti Kahire’de ünlü İlahiyet Fakültesi El Erher’de hadis bölümü başkanı İzzet Attiya bir fetva yayınlamış.

Fetvaya göre aynı işyerinde çalışan bir kadınla bir erkeğin aynı odada yalnız kalabilmeleri için kadının erkeği emzirmesi gerekiyormuş. Böylece kadın ile emzirdiği meslektaşı erkek arasında süt anne ile emzirdiği çocuk ilişkisinin masumiyeti cinsel ilişki ihtimalini ortadan kaldırıyormuş.

Türkçesi aynı işyerinde çalıştığınz bir kadınla muhtemel cinsel ilişkiye girmemeniz için kadını önce emmeniz gerekir.

Böylece kadın, süt annen olacak.

Sen de süt emen çocuk.

Böylece fuhuş önlenecek.

Ne dersiniz?

Bu kafayla müslümanlık nereye varır…